15 Ocak 2017 Pazar

Amerika Gezisini Nasıl Planladık?

Evet nihayet başlıyoruz artık yeniden yazmaya. Şanssızlıklar, üşengeçlikler, farklı aktiviteler derken Eylül ayının gezisini neredeyse Şubat ayına sarkıtmış olmak da benim kusurum olsun artık. Amerika gezisi birkaç yıldır gündemimizde olan ama gerek maddi zorluklar gerekse de kafamızda oturtamadığımız bir hayaldi bizim için. Bizden önce giden arkadaşlarımızdan aldığımız cesaret ve maddi olarak da gerekli birikimi sağlayacağımıza inandığımız an zaten karar verilmişti artık.



Tabi ki kolay olmadı karar verdikten sonraki süreç bizim için. Gerek vize evresi gerek gideceğimiz şehirlere olan planlama, uçak biletleri, otel rezervasyonları derken bir anda kendimizi hayalimizin ortasında bulduk. En çok da planlamayı bitirdikten sonra bizi bekleyen bir 7 aylık süreç vardı ki geriye saydığımız şafak bitmedi gitti diyebiliriz. Gün gün bekledik ve 3 Eylül 2016’da o çok istediğimiz yolculuğa başladık Betül ile birlikte. Biraz bu evrelerden bahsedelim size. Bizden ilham alıp gitmek isteyen olursa da güzel bir rehber olur okuyanlar için:

1.Amerikan Vizesi Nasıl Alınır?

Amerika’ya seyahat etmek isteyen bizim gibi birçok kişi için işin en ürkütücü, en zor gözüken kısımlarından birisi bu vize alma süreci. Vizeyi aldıktan sonra aslında o kadar da ürkütücü olmadığını anlıyorsunuz ama yine de kısaca bir üzerinden geçelim bu sürecin. Göçmen olmayan vize türleri için öncelikle şu adresten (https://tr.usembassy.gov/tr/visas-tr/nonimmigrant-visas-tr/) bilgi alabilirsiniz. Burası size karışık geliyorsa basit bir şekilde bende size anlatacağım:



Öncelikle en az 6 ay geçerliliğe sahip bir pasaporta ihtiyacınız var tabi ki. Eğer pasaportunuz hazırsa bir fotoğrafçıya gidin ve Amerika vizesi için gerekli vesikalık fotoğraf çektirmek istediğinizi söyleyin. Bu fotoğrafın ebatları 5*5, beyaz fon üzerine ve biyometrik olması gerekiyor.

Bunları tamamladıysanız eğer sıra DS-160 formunu eksiksiz olarak tamamlamanız gerekiyor. Onu da şu adresten (https://ceac.state.gov/genniv/) doldurmanız gerekiyor ve verdiğiniz tüm bilgilerin eksiksiz ve doğru olması çok önemli. Vize alma sürecinde sakın şöyle yazarsam vize alırım diye taktik geliştirmeye kalkmayın. Çünkü bu anlaşılırsa (ki Amerikan konsolosluğu zaten sizin hakkınızda gerekli bilgilere sahip) bir daha Amerika vizesi almanız imkansıza yakın demektir. Önemli olan gittikten sonra geri döneceğinize yani turist olduğunuza onları ikna edecek belgeleri sunmuş olmanız (dönüş biletleriniz, sigorta hizmet dökümleriniz, çalışma belgeleriniz, sahip olduğunuz banka hesapları, tapu senetleri ve araç ruhsatları vb. belgeler).



Formu doldurduktan sonra 160 dolar vize ücretini bankaya yatırmanız gerekiyor tabi ki ve doların son değerini göz önünde bulundurunca bu miktar bile artık bayağı bütçeleri zorlar hale geldi. Dekontunuzu aldıktan sonra da artık vize için başvuru yapabilir hale geliyorsunuz ve yine internet ya da telefon yoluyla Amerikan Konsolosluğundan vize tarihi alıyorsunuz. Vize sürecinin planladığınız tarihe çok kısa süre kala başlatmamakta fayda var çünkü dönemsel yoğunluğa göre 2-3 hafta sonraya bile mülakat tarihi alabilmeniz söz konusu.



Mülakat süreci aslında olayın hem en sıkıntılı hem de en kolay kısmı bence. Öncelikle mutlaka saatinden önce orada olun çünkü güvenlik prosedürleri çok uzun sürüyor. Giderken ds-160 formunuzun çıktısı, yukarıda bahsettiğim diğer belgeleriniz de her ihtimale karşın mutlaka yanınızda bulunsun. Genelde sormuyorlar ama olur da sorarlarsa gösterirsiniz. Yanınızda elektronik alet olmasın ama varsa da hemen konsolosluk karşısında bulunan kafelere cüzi bir ücret karşılığı bırakabilirsiniz. Mülakatta da gayet sakin olun ve size sorulan sorulara tercihinize göre Türkçe ya da İngilizce cevap verin. Bizim mülakatımız yaklaşık 15 saniye sürdü ve görevli “vizeniz onaylandı iyi yolculuklar” dedikten sonra konsolosluktan ayrıldık. Bu süreci takip eden bir haftalık süreç içerisinde de pasaportunuz size en yakın PTT’ye kargo ile gönderiliyor. İşin en keyifli kısmı ise Schengen gibi 3 ay mı yoksa 6 ay mı derdi olmadan direk 10 yıllık vizeyi veriyor olması Amerikan Konsolosluğunun. Pasaportunuz elinize gelmeden kesinlikle uçak biletleriniz ya da otel rezervasyonlarınız için ödeme yapmayın her ihtimale karşı.

2. Amerika’da gezi planı nasıl yapılır?

Amerika gezisine karar verdikten sonra hangi şehirlere gidileceği, kaç gün kalınacağı ve nasıl seyahat edileceği gibi sorulara verilecek cevaplar en stratejik kararlar olacaktır. Sonuçta Avrupa’da birkaç şehri trenle gezmiyorsunuz bir hafta içerisinde. Öncelikle ayırmanız gereken minimum zaman 2 haftadan az olmamalı. Genel eğilim Amerika’yı ikiye ayırıp doğu yakasını ayrı batı yakasını ayrı gezmek yönünde. Doğu yakasında bir tatil planlıyorsanız eğer New York-Miami-Orlando gibi genel bir tur planlayabilirsiniz. Biz bu turu tercih ettik ama Orlando’yu da programa dâhil etmemize rağmen son anda vazgeçtik ve farklı bir aktiviteye yöneldik. Tabi ki bu şekilde yapmak zorunda değilsiniz. Amerika sonuçta koskoca bir kıta ve siz daha kısa aralıkları olan New York-Washington-Boston-Chicago gibi daha kuzeyde yer alan şehirleri de ziyaret etmek isteyebilirsiniz ya da direk Florida’ya gidip Miami-Orlando-Key West-Tampa gibi daha sıcak iklimde bir tur düşünebilirsiniz. Az önce dediğim gibi ülke o kadar büyük ki New York karlar altındayken 3 saatlik bir uçuşla Florida’ya gidip okyanusa girebiliyorsunuz.



Diğer alternatif de batı yakası turu ve bu sefer de San Francisco, Los Angeles, Las Vegas, San Diego gibi şehirleri gezebilirsiniz. Burası için de yine en az 2 hafta ayırmanız gerektiğinizi düşünüyorum. Eğer gitmişken hem doğu hem de batı yakasını görmek istiyorsanız daha uzun süre ayırıp bahsettiğim şehirlerin hepsini gezebilirsiniz ama bence çok yorucu olur ve gittiğiniz şehirlerden istediğiniz randımanı alamayabilirsiniz. Bunlara alternatif olarak sadece New York-Los Angeles-Las Vegas gibi bir Doğu-Batı karması turu olabilir tabi ki. Tamamen sizin merakınıza ve zevkinize kalmış.



Biz önümüzdeki yazılarımızda anlatacağımız üzere New York (5), Miami-Key West (4), Bahamalar (4) gün olmak üzere bir tur planladık. Yetti mi derseniz hayatımızın en güzel seyahatiydi ama damağımızda bir tat bırakıp geçti diyebilirim. Tabi seyahate harcadığımız doların bize maliyeti ortalama 2,90 TL iken şu an doların 3,80 TL civarında olmasını da planlarken artık göz önünde bulundurmak zorundayız.

3. Uçak biletleri nasıl alınır?

Yukarıda bahsettiğim gibi döviz kurlarının yükselmiş olması bizim gibi zor seyahatleri minimum maliyete çıkarmak isteyen seyahat severleri (gezgin diyemiyoruz henüz kendimize) bir hayli zorlayacak noktalara geldi. Ülkemizde de deniz aşırı yolculuklarda direk uçuş için ya Thy ya da gideceğimiz ülkenin buraya direk uçan bir havayolu varsa onu kullanmamız gerekiyor. Ancak yazın ya da turistik sezonlarda gitmek istiyorsanız bu direk uçuşlar ne kadar erken bilet alırsanız alın belli fiyatların altına düşmüyor ve cep yakıyor diyebilirim. Dolayısıyla bu sezonlarda daha çok aktarmalı uçuşlara yönelmekte fayda var. Eğer Ekim-Nisan arası bir Amerika seyahati planlıyorsanız ve erken bilet alırsanız Thy ile bile gayet uygun fiyatlar yakalamanız olası. O zaman aradaki fark aktarmalı uçmanıza değmeyecek rakamlara düşebiliyor.



Biz bu seyahatimizde United Airlines’tan biletlerimizi İstanbul-New York gidiş, Miami-İstanbul dönüş olacak şekilde Frankfurt havalimanından aktarmalı olarak aldık. Ancak codeshare uçuşlardan dolayı İstanbul-Frankfurt arası uçuşlarımız THY, Amerika-Frankfurt arası uçuşlarımız Lufthansa ile gerçekleşti. Çok da memnun kaldığımızı söyleyebilirim. Dolayısıyla aktarmalı uçmak konusunda çekinceleriniz varsa bence hiç çekinmeyin. Hem 12 saat direkt uçmak çok zor olabiliyor en azından ikiye bölmüş oluyorsunuz yolculuğunuzu. New York-Miami arasında ise Delta Airlines’ı kullandık. Bu uçuştan da memnun kaldığımızı söyleyebilirim. Uçak biletlerini ise seyahatten yaklaşık 9 ay önce satın almıştık ve yukarıda bahsettiğim bekleme ve şafak sayma süreci bu yüzden gayet işkence verici şekilde sürdü =)



·    Bu seçeneklerin dışında otel seçimi, cruise seyahatimiz ile ilgili detaylar da var ancak otel rezervasyonlarını şehirleri detaylı anlatırken, cruise seyahatimizi de ayrı bir yazı olarak kaleme alacağım. Ancak yine bu planlamaları da uçak biletlerini aldıktan sonra maksimum iki ay içerisinde bitirdiğimi söylemeden geçmeyeyim.

New York yazısında görüşmek üzere.


Bizi instagramdan da takip edebilirsiniz. 

24 Haziran 2016 Cuma

Selimiye.. Gizli Cennet..

Son yıllarda sıkça adını duyduğum Selimiye zaten anlatıldığı kadarıyla bile bir an önce gitmek istediğim yerler listesinde ilk sıralardaydı. Marmaris gezisi planlarken tabi ki Selimiye’ye uğramadan dönmek benim gibi bir gezgin için düşünülemezdi. İlk etapta günübirlik planladığım ve içine tekne turu da katmayı planladığım gezi seyahate 10 gün kadar kala bir anda gece kalmalı 2 günlük bir aktiviteye dönüşüverdi.



Selimiye eski adıyla Losta, Marmaris’e 40 km uzaklıkta, bundan 10-15 sene öncesine kadar doğru düzgün yolu bile olmayan sadece deniz yoluyla ulaşım sağlanabilen bir köymüş. Köy halinden hala bir şey kaybetmiş değil ancak konsept biraz değişmeye başlamış. Şu anda ulaşım karayoluyla çok rahat sağlanabiliyor ancak kapalı bir koyun içinde yer aldığı için gezi teknelerinin özellikle yaz aylarında demirlemek ve sakin bir akşam geçirmek için konakladığı uğrak bir noktada yer alıyor. Karayolu da bağlandıktan sonra ünü biraz daha artmaya başlamış tabii ki.



Eğer yaz aylarında koylarda konaklayabileceğiniz lüks bir yatınız yoksa Selimeye’ye gelmenin diğer alternatifi az önce anlattığımız gibi karayolu. Marmaris’ten dolmuşlarla her gün seferler yapılıyor. Biz bu şekilde ulaştık ancak bir sonraki ziyaretimiz mutlaka arabayla olacak. Çünkü Bozburun’a gitmek ya da yol üzerindeki bir diğer köy olan Orhaniye’de durup Kız Kumunda yürüyemediysek bunu benim o dönem araba kullanma zafiyetime ve dolayısıyla araba kiralayamamış olmamıza borçluyuz.



Selimiye küçük ve çok şirin bir köy. Ne kadar popüler olmaya başladıysa da onu popüler yapan bu köyün havası, sessizliği, sakinliği ve dinginliği. Dolayısıyla köyde lüks oteller, herşey dahil konseptler yada müzikli, gürültülü mekanlar bulmanıza imkan yok. Genellikle konaklama için pansiyonlar hakim. Fiyatlar ise kahvaltı dahil gecelik 200 liradan başlıyor. Bizde köy merkezine yakın ama aynı zamanda denizin de kenarında bulunan Mustafa abinin Adasu pansiyonunda kaldık. Sağolsun Mustafa abi çok güzel 2 gün geçirmemizde bize her anlamda yardımcı oldu. Birazdan detayları da anlatacağız. Yeni bir pansiyon oluğu için biz booking.com dan rezervasyon yaptırdık ve kahvaltı dahil 180 liraya kaldık. Kaldığımız oda biraz küçüktü ancak bu aklımıza bile gelmedi 2 gün boyunca.

Selimiye’de yapılacak onlarca aktivite yok. Gündüz deniz kenarında vakit geçirebilir, kitap okuyabilir, köyün içerisindeki hediyelik eşya dükkanlarından el emeği takılar, magnetler, kupalar satın alabilir akşam da deniz kenarında bir restaurantta yemeğinizi yiyip, Selimiye’deki tek müzikli mekan olan Piano Jazz Bar’da vakit geçirebilirsiniz. Bunun dışında Migros Jet, Carrefour mini ve Macro Center da bulabilirsiniz merkezinde.




Çarşamba sabahı Selimiye’de pansiyona yerleştikten sonra hemen merkeze geçtik biraz alışveriş yaptık ve arkasından acıkmış olduğumuz için soluğu Badem Mantı’da aldık. Gitmeden methini duymuştuk ve mantılarımızı yedikten sonra denize girmek ve dinlenmek için güzel bir yer aramaya başladık. İskele olan yerlerde de vakit geçirebilirdik ama biz hem denizin kenarında hem de içinde oturabileceğimiz bir yer aradığımız için Taşevler Beach de karar kıldık. Hem sakin bir gün geçirdik hem çok enfes bir denizde yüzdük hem de denizin içinde oturup buz gibi biralarımızı yudumlama fırsatı bulduk. Saat 16:00 ye kadar burada takıldıktan sonra pansiyona geri döndük çünkü Mustafa abi bize güzel bir söz vermişti.




Mustafa abi bize pansiyonun iskelesine bağladığı ufak teknesiyle akşamüstü hem güzel bir Selimiye turu attırdı hem de bu cennet koyun içerisinde başka bir koya götürerek merkezden çok daha güzel ve temiz bir koyda denize girmemizi sağladı. Kendisiyle hem keyifli bir sohbet yaptık hem de akşamüstü denizinin tadını doyasıya çıkardık. Su çok berrak, ılık ve muhteşemdi cidden. Pansiyona döndükten sonra önce kano ile ekstra bir gezi yaptık sonra da merkeze dönüp hem biraz yürüyüş yaptık hem de Paprika Cafe'nin enfes tatlılarını denemiş olduk.




Akşam yemeği hatta özellikle deniz mahsüllü mezeler, balık ve rakı için Selimiye’de favori birkaç restaurant var. En ünlüleri Sardunya ve Hidayet’in Yeri. İkisinde de birkaç akşam önceden aramama rağmen deniz kenarı bir masa bulamadım. Başka bir restauranta daha rezervasyon yaptırmıştım içime sinmeden ama tabii ki imdadımıza ailemizin pansiyoncusu Mustafa abi yetişti =) Pansiyonun önüne kurduğu iskelede (zaten tek bir masa alıyordu) bize iskelenin en ucunda çok güzel bir sofra hazırladı akşam. Rakımız, levreğimiz, mezelerimiz ve manzaramızla unutulmaz bir gece yaşadık diyebilirim. Akşam olup hava karardığında Selimiye’de yalnızca denizin sesi, ay ışığı ve çok az da mekânların ve yatların ışıkları kalıyor. O gece yaşadığımız huzuru inanın yaşamadan tarif etmek imkânsız. Sonuçta Betül’e de Selimiye’de özel iskele kapatmış oldum ayrıca =)




Perşembe bizim için daha önceden de ayarlamış olduğumuz Tekne Turu günü idi. Bence bu tatilimizde gittiğimiz koylar itibariyle en güzel tur Selimiye’de yaptığımız tur idi. Zafer Kaptan’ın teknesinde öğle yemeğinde levrek vardı ve günlük tur fiyatı 50 TL idi. Gün boyunca uğradığımız koylar sırasıyla Perili Ev, Arap Mezarı Koyu, Tavşan Adası, Bencik Koyu, Aşk Adası, Kameriye Adası ve Sığ Liman idi. Gerçekten hepsi birbirinden güzel, bakir ve enfes koylardı ancak bunların içinde en iyisi Bencik Koyu idi. Burayı mutlaka görmenizi ve bu koyda denize girmenizi şiddetle tavsiye ederim. Tekne dışında bir ulaşım olduğunu sanmıyorum buraya çünkü ormanın içinde deniz ve ağaçlardan başka hiçbir şey olmayan muhteşem bir yerdi. Ölmeden görülecek yerler listesine dahil edin derim.




Tekne turunu tamamladıktan sonra pansiyona dönüp çantalarımızı aldık ve son minibüse yetişmeden önce akşam yemeğimizi yemek için köyün içerisine girdik. Burada en meşhur iki pideci Mavi Pide ve Falcon Pide. Biz tercihimizi Falcon Pide’den yana kullandık ve hiç pişman olmadık. Gayet lezzetli iki pide ve ayran menüsüne 30 TL ödedik. Karnımızı doyurduktan sonra maalesef minibüse bindik ve istemeyerek de bu cenneti bırakıp Marmariste’ki otelimize geri döndük.




Selimiye benim için huzurla yaşanacak yerler arasına Bozcaada’dan sonra 2.sıradan giriş yaptı. Bu bölgeye yapacağım bir sonraki seyahatte daha detaylı bir program yapıp Datça, Orhaniye ve Bozburun’u da detaylı bir şekilde gezmek istiyorum. Bakalım ne zaman kısmet olacak. Umarım Marmaris yazımızla birlikte bu yazı da sizin için faydalı olmuştur. Keyifli okumalar.

Bizi artık instagramda da takip edebilirsiniz.

Görüşmek üzere…

18 Haziran 2016 Cumartesi

Ege'nin Akdeniz'le Buluştuğu Yer.. Marmaris.. Akyaka..

Geçen sene yaz tatilimizi yurtiçinde yapma kararı aldığımızda hiç düşünmeden seçtik Marmaris’i. Bodrum, Çeşme gibi alternatifleri ben bu tarz tatillerde pek tercih etmiyorum fazla popüler olmasından dolayı. Herşey dahil tesislerin yoğun olduğu Antalya bölgesi ise artık tamamen tatil anlayışımızın dışında. Marmaris ise yıllar önce birkaç kez gittiğim ve hayran kaldığım bir tatil beldesiydi. Daha ayrıntılı gezmek, tadını çıkarmak için bundan daha iyi fırsat olamazdı sanırım. Tamam bir hafta bize yetmedi hatta gezmek isteyip gezemediğimiz de birçok yer kaldı ancak 6 günde yapılabilecek aktivitelerin sınırını zorladığımızı düşünüyorum. Bu rehberimizde de neler yapabildik bunlardan bahsedeceğiz.



Öncelikle Marmaris’e ulaşmak için eğer karayolu tercih etmiyorsanız kullanacağınız alternatif yer Dalaman Havalimanı olacak. Fethiye için de bu havaalanını kullanmanız gerektiğini ekleyelim. Burdan Marmaris için ya araba kiralayacaksınız yada Havaş ile 1.5 saat civarında bir yolculuk sonrası Marmaris otogarına giriş yapacaksınız. Buradan da minibüsler aracılığıyla otelinizin olduğu bölgeye geçebilirsiniz.

Marmaris’te konaklama için yüzlerce alternatif mevcut. 5 yıldızlı hotellerden, pansiyonlara kadar onlarca alternatifi çok yakın bölgeler içerisinde bulabilirsiniz. Fiyat alternatifleri de bu kaliteye göre değişiyor tabi ki ancak bizim gibi konaklamayı sadece gece uyumak için yapıyorsanız daha hesaplı yerleri tercih etmek mantıklı. Biz de öyle yaptık ve çok hesaplı bir otelde kaldık. Otelimiz Siteler bölgesinde idi.



Marmaris çok dağınık bir tatil beldesi değil. Bir merkeze toplanmış ve semtleri de bu merkezin etrafında. Merkezden çıkıp sahilden devam ettiğinizde Siteler bölgesine buradan 10 dakika daha devam ettiğinizde çok daha güzel bir semti olan İçmeler’e geliyorsunuz. Merkezden biraz içeri girip iç kesimlere doğru ise Armutalan semti var. Dediğim gibi hepsi de merkeze en fazla 10-15 dk mesafede yerler.



Bunun yanında yine Marmaris’e yarım saat mesafede Turunç, Orhaniye, Selimiye, Akyaka, Datça gibi cennet merkezlere de ulaşmak mümkün. Buralarda Marmaris gibi hareketli ortam bulamazsınız ama huzurun, cennetin dibine vurabilirsiniz. Ya da Dalyan’a geçip Kral mezarlarını ve çamur banyolarını ziyaret edebilirsiniz. Birkaçından aşağıda bahsedeceğiz, Selimiye için ise ayrı bir yazıda daha detaylı bişeyler yazmak istiyorum. Datça ve Orhaniye’ye gitme şansımız olmadı. Turunç’a ise ben daha önce gitmiştim ama bu gezide tekne ile önünden geçtik yetti bizim için.

Marmaris gezilecek yerler rehberimiz:

Marina:

Marmaris’in merkezi diyebilirim. Gün boyu kalabalık olan, akşam ailelerin yürüyüşe çıktıkları, sabah gezi teknelerinin kalktığı, onlarca restoranın ve hediyelik eşya dükkanının bulunduğu Marina’ya mutlaka uğrayacaksınız.Birazdan detaylandıracağım ancak bir gününüzü mutlaka gezi teknelerine ayırın. Gece dondurmanızı alıp sahilde yürüyün. Ara sokaklarına girip çarşısında da dolaşmayı es geçmeyin.


Barlar Sokağı:

Her tatil beldesinin bir barlar sokağı mutlaka vardır ancak Türkiye’de gittiğim tatil beldeleri içerisinde bence en başarılı olanı Marmaris’in barlar sokağı. Gece saat 23.00’den önce pek bir hareket göremezsiniz ancak bu saatten sabaha kadar gayet hareketli bir eğlence dünyasının içinde bulursunuz kendinizi. En büyük ve en popüler olan Club Areena. İlk tavsiyem burası olucak size. Bunun dışında Crazy Daisy, Green House, Joy Club diğer tavsiyelerim.

Gezi Tekneleri:

Aslında bu gezi teknesi olayını bir Marmaris’te dört farklı lokasyonda gerçekleştirdik. Ancak her giden bu kadar detaylı gezer mi bilmiyorum Marina’dan kalkan tekneler için ayrı bir paragraf açalım. Onlarca tekne ve alternatif içerisinde hangisini tercih etmeniz gerektiği konusunda kararsız kalabilirsiniz. Bir defa kesinlikle sınırsız alkol sunanları tercih etmeyin. Sizi teknede mümkün olduğunca az gezdirip bir an önce geri dönme telaşında oluyorlar ve güzel koylara götürmüyorlar. Ayrıca verdikleri yemekler de baya başarısız. Marmaris koyunu baz alırsak bu bölgenin içinde ve dışında kalan koylar var. Hepsini bir günde gezmek mümkün değil.



Biz dış liman koyları gezmek istiyorduk ağırlıklı. Hatta başka bir tekneye rezervasyonum olmasına rağmen son gece Marina’da gezerken Alaatin Kaptan’la tanıştık ve kendisinin Doğan Güneş teknesi ile çıktık tekne turumuza. Saat 10.00 da başlayan turumuzda Akvaryum koyu, Fosforlu mağara, Kadırga koyu, Gebe kilise ve Kumlubük’e uğrayarak da 18.30 da Marmaris’e dönüş yaptık. Son derece doğru bir karar verdiğimizi düşünüyorum. Ögle yemeği de başarılıydı. Kişi başı 40 lira verdik yanlış hatırlamıyorsam ama Alaattin Kaptan’ın hizmetinden memnun kaldığımız için gitmek isteyen olursa öneririm kendisini.

İçmeler:

Yazımın başında da belirtmiştim Marmaris’e yaklaşık 20 dakika mesafede bulunan bu beldede de bir gününüzü geçirebilirsiniz. Denizi çok temiz ve genelde merkeze yakın yerlerde olan gürültüden burada zerre bulamazsınız. Yani hem deniz hem de sakinlik olarak tercih edilebilir. 



Biz Marmaris’e geldiğimiz ilk gün otele yerleştikten sonra İçmeler tarafına yakın Palace Beach’te bir günümüzü geçirdik. Giriş ücreti olarak para almıyorlar ancak en az 40 liralık tüketim yapmanız gerekiyor içeride. Eğer altında bir hesap gelirse 40 lira ödüyorsunuz. Tabi bunlar 2015 yılı fiyatları bu sene farklılık olabilir. İlk gün yol yorgunluğu atmamız açısından doğru bir seçim oldu burası da. Akşama doğru daha bir hareketleniyor tabi ki ortam.

İztuzu Plajı / Dalyan Turu:

Bu turu karayoluyla da yapmak mümkün tabi ama asıl güzelliği deniz yoluyla yapmakta. Yine Marmaris’ten kalkan gezi teknelerine nazaran biraz daha büyük teknelerle çıkılıyor yola. Yaklaşık 2 saate yakın süren bir yolculuk sonunda dünyanın en güzel plajlarından biri olan caretta caretta evi olan İztuzu plajına ulaşılıyor. Buraya gelmeden yemek molası ve yaklaşık bir saat İztuzu’nda verilen denize girme molasının ardından Dalyan’a özel küçük teknelere geçiliyor ve sazlıkların arasında yolculuk başlıyor. 

Önce antik dönemden kalma Kaunos Kral mezarları önünde kısa bir bilgilendirme sonra da çamur banyolarına doğru devam ediliyor. Çamur banyolarında çamura bulanıp cildinizi güzelleştirdikten ve gerginleştirdikten sonra da dönüş başlıyor. Yine önce İztuzu’na sazlıklar ardından sonra da Marmaris’e 2 saat süren yolculuk. Oldukça yorucu ama bir o kadar da keyifli bir aktivite. Ben Marmaris’e gitmişken mutlaka gidilmesi gereken bir tur olarak düşünüyorum. Yine geçen sene 35 lira civarında bir para ödemiş olmamız gerekiyor bu tur için. Bu sene tabi ki değişmiş olabilir.

Akyaka (Gökova):

Marmaris merkeze yaklaşık yarım saat uzaklıkta olan Gökova körfezi’ne bağlı Akyaka’dan kalkan bir teknede geçirdik bir günümüzü de. Akyaka’ya Marmaris’ten ulaşmak için eğer arabanız yoksa minibüsleri kullanmanız gerekiyor. Günde 2-3 defa Marmaris-Akyaka arası sefer var. Vaktiniz varsa bir gece konaklamanızı ve bizim çok görmek isteyip de görme fırsatı bulamadığımız Azmak Çayı’nı da gezmenizi tavsiye ederim.



Tekne turumuza dönersek ben Oğuz Kaptan’ın teknesini internette araştırırken bulmuştum ama iyiki de bulmuşum Kaptan bizim güzel bir gün geçirmemizde baya bir yardımcı oldu sağolsun. Normal gezi teknelerinde ekstra içecekler için para ödüyorsunuz ancak Oğuz Kaptan alkol satmak istemediği için abartmamak kaydıyla alkollü içeceklerinizi dışarıdan getirmenizi rica ediyor. Buda geziyi daha hesaplı kılıyor. Ögle yemeğinde Çipura vardı ve günlük tur için kişi başı 50 lira ödedik.



Tur boyunca uğradığımız koylar Ziraatçiler koyu, Su altı mağaraları, Yunus koyu, Sedir (Kleopatra) adası, Fener adası ve Lacivert koy idi. En çok zamanı Sedir adasında harcadık. Kleopatra için getirilen özel kumların bulunduğu ve koruma altına alındığı bu adaya giriş müze kapsamında olduğu için ücretli. Adada Kleopatra plajının dışında antik bir tiyatro ve yıkık bir kilise mevcut. Bence çok bir esprisi yok çünkü gereksiz bir kalabalık var. Kimsenin olmadığı tertemiz koylarda yüzmek çok daha keyifli benim için.

Sabah 10.00 da başlayan turumuz yine akşam 18:00 civarı sona erdi ve aynı şekilde Marmaris’e dönüş yaptık. Gece önce Marina’da bulunan HIX adlı güzel bir bistroda bişeyler içip ordan Barlar sokağında bulunan Joy Club’a geçtik ve son gecemizi de bu şekilde tamamladık Marmaris’te.



2 günümüzü de Selimiye ve yakın koyları gezen bir tekne turunda geçirdik ancak bu kısmı daha detaylı olarak önümüzdeki günlerde anlatacağım sizlere. Marmaris benim için cidden özel bir yer. Dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Umarım faydalı olur okuyanlar için.

Bizi artık instagramda da takip edebilirsiniz.

En kısa zamanda tekrar görüşmek üzere.

11 Haziran 2016 Cumartesi

Yürümeye doyamayacağınız şehir.. Venedik..

İtalya turumuzun üçüncü durağı için sabah erkenden Firenze’den yola çıkıyoruz ve bu sefer rotamızda Venezia Santa Lucia tren istasyonu var. 2.5 saatlik bir yolculuğun sonunda nihayet Venedik’e ulaşıyoruz. İtalya’nın hatta Dünya’nın en merak edilen, en turistik şehirlerinden birisi Venedik. Kendine has bir romantizmi, havası, kokusu ve duruşu var. Sadece bir günümüzü ayırmamıza rağmen buraya da gelerek ne kadar doğru bir karar verdiğimizi günün sonunda tamamen anlamış olduk.



Venedik sular üzerine inşa edilmiş ve ününü kanallarıyla kazanmıştır. 118 küçük adacık, 170 kanal ve 400’ün üzerinde köprü ile adacıklar üzerinde ulaşım sağlanıyor. Yüzyıllardır varlığını günümüze kadar korumuş olmasına rağmen artık bilimsel olarak kanıtlanmış bir şekilde her sene bir miktar batmaya devam etmektedir. Biz görmeyiz herhâlde ama eninde sonunda bu güzel şehir tarih olacağa benziyor. O yüzden de hazır hala su üzerindeyken bir gidip görmekte fayda var.



Venedik’in merkezi 7 ayrı bölgeye ayrılıyor. Bunlardan San Polo ve San Marco en turistik kesimler. Tren istasyonu ise Cannaregio bölgesinde yer alıyor. Biz de konaklama için bu bölgede yer alan Hotel Marta’yı tercih ettik ama inanın otel hakkında hiçbir fikrimiz yok. Çünkü sadece check-in ve gece 5 saat uyuyup sabah Milano trenine yetişmek için oteli kullandık. Konaklama için şunu söyleyebilirim ki Venedik her konuda pahalı bir şehir olduğu için konaklama için de ciddi bir bütçe ayırmanız gerekebilir. Biz bahsettiğim otele bir gece için 98 € ödedik ki sadece tek yıldızlı bir oteldi. Bahsettiğim San Polo veya San Marco bölgelerinde takılıp orada konaklamak gibi bir niyetiniz varsa bu rakam çok daha yukarılara çıkacaktır.

Venedik’e tren dışında deniz yoluyla (cruise turlar) ya da uçak ile de ulaşmak mümkün. Uçakla geliyorsanız eğer Marco Polo havaalanına gelip oradan taksi, araç ya da deniz yoluyla da bölgeye geçiş yapabilirsiniz. Araç kiraladıysanız ya da havaalanından otobüsle filan geliyorsanız Santa Lucia Tren istasyonunun da bulunduğu Piazzale Roma bölgesinde araçları bırakmak durumundasınız. Çünkü Venedik’te şehir içerisinde araç kullanımı yasak. Ulaşımınızı yaya olarak ya da Grand Kanal üzerinde işleyen Vaporetto’lar ile sağlıyorsunuz. Vaporettoları tek yön 7.5 € günlük ise 20 € karşılığında kullanabilirsiniz. Pahalı bir şehir olduğunu az önce söylemiştim. Dolayısıyla bu şehri anlamak ve tam anlamıyla tadını çıkarabilmek için en ideal ulaşım aracı ayaklarınız olacak.



Otele yerleştikten sonra şehri tanımak için çıkarken mutlaka bir harita edinin ancak yürürken çok da işinize yaramayacağını baştan söylemek lazım. Yüzde 99.9 kaybolacaksınız. Çünkü sokaklar belli bir düzen içerisinde değil ve harita ile yönünüzü bulabilmeniz imkânsız. Zaten Venedik’i güzel kılan detaylardan birisi de bu. Bir sokağa giriyorsunuz çok kalabalık köşeyi dönüyorsunuz kimsecikler yok. Bir sokağa giriyorsunuz çok geniş diğer tarafa dönünce sokaktan tek kişi bile zor geçiyorsunuz. Zaten yönünüzü kaybetseniz bile “Ponte Rialto” “San Marco” gibi tabelalar birçok sokağa ok işaretleriyle yerleştirilmiş durumda. Dolayısıyla kaybolsanız bile bir şekilde yolu bulabiliyorsunuz. Tabi gündüz sorun yok ama özellikle gece bu sorun olabiliyor kaybolduysanız. Biz gece oteli ancak Google maps yardımıyla bulabildik. Birde gece hayatı çok renkli olmadığı için saat 22.00 den sonra filan sokaklar iyice ıssız ve korkutucu bir hal alabiliyor. Siz bizim gibi yürüyerek değil Vaporetto ile dönüş seçeneğini de kullanabilirsiniz =)



Bu kadar anlattıktan sonra Venedik’in belli başlı gezilecek yerlerini de yazalım:

San Marco Meydanı:

Piazza San Marco Venedik’in en ihtişamlı ve en ünlü meydanı. Meydanda San Marco Bazilikası (Basilico di San Marco), Dükler Sarayı (Palazzo Ducale), Aziz Mark’ın Çan Kulesi (Campanile di San Marco), müzeler ve dev gibi bir kütüphane bulunuyor. Çan kulesine çıkıp 5 € karşılığında bir Venedik manzarası izlemek isteyebilirsiniz. Bunun dışında yine meydanda klasik müzik eşliğinde kahvenizi yudumlayabileceğiniz turistik ama bir o kadar da afilli cafeler bulunuyor. Ünlü Cafffe Florian da yine bu bölgede yer alıyor. Tabi müzik dinlemek için bile hesaba ekstra yazdıklarını da söylemeliyim.

Meydanın arkasına geçtiğinizde yine çeşitli cafeler, restaurantlar ve hediyelik eşya satan onlarca dükkan bulabilirsiniz. Yine de San Marco bölgesinin ve yakınındaki restaurantların diğer bölgelere göre daha elit restaurantlar olduğunu ekleyelim. Ünlü markaların dükkanları ve alışveriş seçenekleri hep bu tarafta. Hard Rock Cafe Venedik de yine San Marco meydanına yakın diyebilirim. Gecenin bir kısmını burada geçirdik.



San Marco Meydanı’ndan çıkıp sola döndüğünüzde hemen Ahlar Köprüsü ya da Hasret Köprüsü denen Ponte di Sospiri karşınıza çıkacak. Bu köprünün esprisi eski dönemde burada bulunan Zindana ya da idama götürülen mahkumların Venedik’in ihtişamını son bir kez görebilmeleri için yapılmış olması. Alttaki fotoğrafta görebilirsiniz:



Ponte di Rialto (Rialto Köprüsü):

Venedik’in ortasından ters S şeklinde geçen ve şehrin içinde ana ulaşımı sağlayan kanal Grand Canal olarak biliniyor ve yukarıda da değindiğimiz gibi Vaporetto seferleri bu kanal üzerinde yapılıyor. Grand Canal üzerinde yer alan dört köprüden en ünlü ve en eski olanı Rialto Köprüsü. Köprü üzerinde bulunan dükkânlar genellikle takı, hediyelik eşya tarzında. Köprünün üzerine çıktığınızda öyle bir turist kalabalığı var ki insanlar nerdeyse fotoğraf çekebilmek için birbirini ezecek noktaya geliyor. Köprünün etrafında vaporetto durağı, gondol durakları ve kanal dibinde oturup Venedik’in keyfini çıkartabileceğiniz çeşitli cafeler mevcut.

Gondol Meselesi:

Venedik’e gitmişken olmazsa olmaz meselesi de denilebilir Gondollar için. Tamam yürüyerek gezmek filan da çok keyifli ancak Venedik’in kanalları içinden gezmek o kültürü daha yakından tanımak için mutlaka yapılması gereken aktivite Gondola binmek. Ağırlıklı olarak San Marco meydanı ve Rialto Köprüsü civarından kalkıyor gondollar ancak kanalların arasından yürürken başka duraklar da bulabilirsiniz binebilmek için. Fiyatları 6 kişiye kadar 45 dakikalık tur için 80€ dan başlıyor ve Venedik’in ünlü siyah beyaz çizgili kazak giyen Gondolc amcaları pazarlığa pek yanaşmıyor. Herhangi bir marketten şarabınızı uygun fiyata alın ve 45 dakika boyunca Venedik’in tadını doyasıya çıkartın.

Önemli not: Biz binmedik =)

Santa Maria Della Salute Bazilikası:

Venedik’in simge Bazilikalarından bir tanesi diyebiliriz. 1600’lü yıllarda yaşanan veba salgınından sonra insanların dua etmesi için yaptırıldığı söyleniyor. Bu sayede salgının hafifleyeceği ve ortadan kalkacağına inanılmış ve bu kilise yaptırılmış. San Marco meydanından Grand Canal’a girdikten sonra hemen sol tarafta kalıyor. Zaten mimarisinin gösterişi ile de hemen kendisini belli eden bir yapı. Kiliseyi yakından ziyaret etme şansımız olmadı ama San Marco’dan çıktıktan sonra akşamüstü kaybolma seansımızda şans eseri tam kanal kenarında kimselerin olmadığı ve kolay bulamayacağı bir iskele keşfettik (biz bile tekrar orayı bulabilir miyiz emin değiliz). Bu iskele Bazilika’yı tam karşıdan gören bir konumdaydı. Bu kadar sakin ve güzel yeri bulunca iskeleyi sahiplendik ve çantaya attığımız biraları ve puroları çıkarıp yaklaşık iki saat sakinliğin, Venedik’in ve Grand Canal’ın keyfini sürdük. Venedik’te gün boyunca geçirdiğimiz en keyifli iki saatti diyebilirim. Gün batımıyla birlikte de tekrar şehrin içine ve sokaklarına geri döndük.

Hazır veba salgınından bahsetmişken Venedik’in meşhur maskelerinin de bir rivayete göre bu dönemde ortaya çıktığı söyleniyor. Veba salgınından dolayı ölümler artmış, hastalık şehri fena halde vurmuş ve insanlar tanınmayacak hale gelmişler. Bu duruma çözüm olarak da tanınmamak ya da hastalığın bulaşmasını engellemek adına bu maskeler kullanılmaya başlamış. Bir rivayete göre de zenginliğin sembolü ya da gösteriş adına balolarda, özel gecelerde kullanılmış uzun süre ve Venedik’in sembollerinden biri haline gelmiş. Venedik’te hediyelik eşya dükkanlarında magnetlerin ya da hatıra eşyaların yanı sıra daha çok maske ve özel Murano camlarından yapılmış süs eşyalarına rastlarsınız. Biz de çeşitli maske denemeleri yapıp kendimize de bir çift almayı ihmal etmedik.



Biz gitmedik ama bir günden daha fazla vakti olanlar için bir gününüzü Murano ve Burano adalarına ayırabilirsiniz. Bu adalar da Venedik’e bağlı ve özellikle cam işçiliğinin yapıldığı adalar. Fotoğraflardan gördüğümüz üzere görmeye değer ve Venedik’in merkezine göre çok daha canlı ve renkli adalar. Vaporettolar ile San Marco’dan yarım saat civarı sürüyormuş. Yazımızı bitirmeden önce bunu da dip not olarak ekleyelim.



Venedikle birlikte İtalya gezimizden geriye yine sadece bir günümüzü ayırabildiğimiz Milano gezisi kaldı. Onu da dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışıp bu tura nokta koymayı planlıyoruz. Tabi araya geçen seneki Marmaris seyahatimizi de sıkıştırarak. Umarım keyifle okumuşsunuzdur. Görüşmek üzere.

15 Mayıs 2016 Pazar

Haftasonu kaçamağı.. Cunda (Alibey) adası..

Uzun zamandır gitmek isteyip de gidemediğimiz yerlerden biriydi Cunda. Ben yıllar önce bir Ayvalık gezisinde uğramış, mezelerini tatmış ancak adayı şöyle etraflıca bir dolaşıp fikir sahibi olamamıştım. Bozcaada gezisinden sonra mini bir hafta sonu gezisi için biçilmiş kaftan oldu bizim için eski adıyla Alibey adası. 1960 lı yıllarda yapılan “Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü” ile aslında ada özelliğini de bir nebze kaybetmiş ve yarımada kimliğine de bürünmüş diyebiliriz.



Cunda’ya ulaşım için genel olarak özel aracınızı kullanabileceğiniz gibi şehirler arası otobüsler vasıtasıyla Ayvalık’a gelebilir buradan minibüsler ya da teknelerle adaya ulaşabilirsiniz. İstanbul’dan özel aracıyla gelenler için de iki alternatif var. İlk alternatif Bursa-Susurluk üzerinden gelerek Kazdağları'nı geçmek ve Ayvalık ayrımından bölgeye ulaşmak. İkinci alternatif ise biraz daha yolu uzatmasına rağmen Çanakkale üzerinden gelip Ezine yolundan Edremit körfezine inip buradan Ayvalık’a geçiş yapmak.



Konaklama için Cunda’da alternatifler mevcut. Merkezde pansiyonlar olduğu gibi, merkeze yakın taş binalarda konaklar ya da otel seçenekleri diğer alternatifler. Biz 1 gece kalacağımız için merkezde Mai Pansiyonda kaldık ama pek tavsiye etmiyoruz. Fiyatı inanılmaz uygundu ancak özellikle 1 den fazla gece konaklayacaksanız eğer odalar çok sıkışık ve yetersiz. Ancak pansiyon sahipleri son derece yardımsever ve ilgiliydi bunu da eklemeden geçmeyelim.



Öğlen Cunda’ya ulaştıktan sonra kendimizi hemen sahile attık ama burada biraz hayal kırıklığı yaşadım. Ben daha önce gittiğimde sahil şeridindeki restaurantların hepsi denize sıfır durumdaydı ve yemeğinizi muhteşem manzaraya karşı denizin hemen kenarında yiyebiliyordunuz ancak belediye bu duruma müdahale etmiş ve yürüyüş yolu ile restaurantların açık bölümleri yer değiştirmiş. Açıkçası o havayı baya bir bozmuş bu durum ancak biz iskelenin diğer tarafında denize sıfır bir mekan yakaladık ve denizin hemen yanında bir masadan rezervasyonumuzu yaptırıp akşam yemeğimizi, mezelerimizi burada yiyip rakımızı burada yudumladık. Belki meze açısından daha iyi bir restaurant bulabilirdik özellikle “Bay Nihat” çok tavsiye edilmişti ancak biz tercihimizi biraz daha manzaradan yana kullandık. “Saki Kaptan’ın Yeri” bu açıdan tavsiye edebileceğimiz bir mekan. Bizim gibi bahar aylarında gidenler için tek handikap akşam biraz hava soğuk olabiliyor buna dikkat ederek giyinmekte fayda var akşamları.



Cunda’nın özellikle mezeleri meşhurdur. Benim rum kültürüne düşkünlüğümü bilenler ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır. Çeşit çeşit enfes mezeler, deniz mahsülleri tadına doyum olmaz. Cunda da daha çok Girit mutfağı bulunuyor ve mezeler olsun yemekler olsun hep bu mutfağa daha yatkın. Zaten eğer akşam rakınızı sahilde içmeyeceksiniz enfes sokaklarda tavernalar ve Girit mutfağı üzerine restaurantlar mevcut. Mutlaka değerlendirin.

Yine sahilde özellikle sakızlı ve karadutlu dondurma yemenizi özellikle tavsiye edeceğim. Adanın klasiklerinden ve nereden yerseniz yiyin oldukça lezzetli. Bunun dışında birde lokma tatlısı yapan meşhur bir dayı var onu da tatmadan dönmeyin.



Akşamüstü kendimizi Cunda’nın sokaklarına bıraktık. Arnavut kaldırımlı biraz yıkık dökük, bir kısmı restore edilmiş eski taş binalar çok farklı bir havayı yaşatıyor size. Bu sokakları dolaşıp Değirmen tepesine doğru çıkarken yolunuzun üzerine eski adıyla Taksiyarhis Kilisesi yeni adıyla Rahmi Koç müzesi çıkacak. Yalnız saat 18.00’da kapanıyor ve biz bu saati kaçırdık maalesef dolayısıyla kiliseyi gezemedik. Oradan yine sokaklarda kaybola kaybola tepeye çıktık.  Buradaki değirmen de yine sayın Rahmi Koç tarafından “Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı” olarak restore edilmiş. Hem kitaplığı gezmeniz hem de adanın iki tarafını da en tepeden izlemenizi tavsiye ederim. Burada bir de cafe var dolayısıyla bir şeyler içerek de vakit geçirebilirsiniz. Tabi ki güzel fotoğraflar da çekebilirsiniz. Bu arada Cunda'da yüksek miktarda kedi ve köpek görmeniz mümkün. Adanın yerlisi gibiler hatta bizden daha yerlisi oldukları kesin. =)



Şansımıza gündüz hava mükemmel olduğu için denize girip deniz sezonunu açma fırsatını da kaçırmadık. Hem güzel havada güneşlendik hem de buz gibi biralarımızı yudumlayıp bir klasiğimizi daha tekrarladık =) Aslında adanın merkezinde çok denize girme fırsatınız yok. Daha çok koylara gidip oraları deneyebilirsiniz özellikle de bu konuda “Ortunç Otel”i ve bulunduğu koyu tavsiye ediyorlar. Otel denize girmek için kişi başı 25 lira alıyormuş bildiğim kadarıyla şezlong ve şemsiye dahil. Yazın gidecek ve gitmeyi düşünen okurlarımızın dikkatine!



Gece hava soğuduğu için çok da fazla dolanamadık. Aslında biraz da yol yorgunluğu etkiledi sanırım ve gece erken uyuyup sabah da erken çıkıp hem yürüyüş yapmayı hem de erkenden kahvaltı yapmayı hedefledik. Unuttum sandıysanız da unutmadım evet Taş Kahve’yi en sona bıraktım. Bir gün önce oturup dibek kahvesi de içmiştik evet ama sabah kahvaltısını burada yapmamız da büyük isabet oldu. Özellikle gündüz yoğun saatlerde oturacak yer bulmanın bile zor olduğu kahvede sabah erkenden kahvaltımızı yaptık ve hem sucuklu omleti hem de kahvaltı tabağından oldukça memnun kaldık. Hem de daha kimse uyanmadığı için sessiz sakin ve denizin huzuru eşliğinde kahvaltımızı tamamladık. Son bir kez dibek kahvesi daha içtikten sonra odamıza dönüp hazırlandık ve önce Bursa’ya oradan da İstanbul’a doğru yola çıktık.




İtalya seyahatine yine ara verdiğimizin farkındayım ama araya Cunda’yı da sıkıştırmazsak olmazdı. Haftaya Venedik yazımızın da sözünü vererek iyi okumalar diliyorum. 

17 Nisan 2016 Pazar

Tour of Toscana.. Pisa.. Siena..

Eğer Floransa’ya geldiyseniz ve 1 günden fazla konaklayacaksanız size daha fazla yer görebilmeniz için çok güzel bir tavsiyemiz var. 1 gün içerisinde hem küçük çaplı bir Toskana turu yapabilir hem de etkileyici iki (yada üç) şehri bir arada gezebilirsiniz. Üç diyorum çünkü San Gimignano da genelde bu tura dahil ediliyor tur şirketleri tarafından ama bizim gibi trenlerle seyahat edecekseniz çok yorucu olabilir. Yeri gelmişken yazıyım biz trenle gezmeyi tercih ettik ama kişi başı 80 € karşılığı bu üç şehrin dahil olduğu turlardan satın alabilir ve otobüslerle de bu turu yapabilirsiniz.



Firenze SMN’den sabah 8:00’de yola çıkıyoruz. Regional trenlerle Pisa Centrale yaklaşık 1 saat sürüyor. Kişi başı 7-8 € gibi bir ücret ödedik. Bir bölgeyi trenle gezmenin en keyifli yanı otoyolların geçtiği betonarme bölgelerden değil tren yollarının geçtiği daha ücra köşeleri de görme fırsatı tanıması. Biz de Toskana vadisini tabii ki bu şekilde gezmek o pastoral renkleri doya doya izlemek istedik. Hiç de pişman olmadık.

Yaklaşık 9:00 gibi Pisa Centrale’e ulaştık. Pisa şehri de tıpkı Floransa gibi Arno nehrinin üzerine kurulmuş bir şehir. Şehre indiğiniz zaman bir sakinlik bir sessizlik söz konusu. Zaten meşhur Pisa kulesi hariç pek bir olayı da yok. Dolayısıyla bir an önce kuleye çıkıp öğlene kadar rotayı Siena’ya çevirmek lazım. Kule Mucizeler Meydanı olarak da bilinen Piazza Dei Miracoli’de bulunuyor. Centrale’den yaklaşık 15 dk yürüyerek ulaşılabiliyor. Meydanda Katedral, çan kulesi ve vaftizhane mevcut. Buradaki çan kulesi çocukluğumuzdan beri eğik olarak öğrendiğimiz Pisa kulesi oluyor. Gerçekten de bayağı eğik =)



Kuleye çıkmak için isterseniz 8 € karşılığı bir ücret ödeyip çıkabilirsiniz. Kulenin hassasiyetini göz önünde bulundurarak belirli sayıda gruplar halinde alıyorlar içeri.  Kulenin daha fazla eğilmemesi için sık sık da tadilat ve zemin çalışmaları yapılıyor. Koca şehire sırf bu kuleyi görmek için binlerce turist akın ediyor her sene.



Meydan fotoğraf çektirmek için yarışan turistlerle dolu. Kuleyle garip fotoğraflar çektirmek isteyen yüzlerce insan bir akıl hastanesi bahçesi görüntüsü de vermiyor değil. Tabi ki bizde bu furyaya katıldık =) Sabah erken gitmemizin çok büyük bir artısı turist kalabalığı oluşmadan ziyaretimizi tamamlayıp asıl kalabalık akın ederken çevrede bulunan cafelerde kahvemizi içip yavaş yavaş Siena’ya geçiyor oluşumuzdu. Dönerken geldiğimiz yoldan değil farklı bir yoldan yürüdük ve şehrin sokaklarını da daha ayrıntılı görme şansımız oldu.



Pisa’dan Siena’ya geçmek için tren istasyonuna geldik ve buradan biletimizi alıp yine yola koyulduk. Bu güzergahta direk gidiş yok. Dolayısıyla Empoli’de inip aktarma yapmanız gerekiyor. Siena’ya geçmek aktarmayla birlikte yaklaşık 1,5 saat sürdü. Regional trenler hızlı trenler gibi konforlu değil. Bizim eski Halkalı-Sirkeci seferleri gibi baya eski ve bakımsız trenler. Buna rağmen baya dakik hareket ediyorlar. Yine keyifli bir yolculuğun ardından saat 12.30 gibi Siena istasyonunda iniyoruz. Buradan eski şehri bulmamız da bi yarım saat sürdü ve saat 13:00 gibi Siena şehrinin kapısından içeri girdik.



Floransa’ya girdiğimizde şehrin o ortaçağ ambiansından ne kadar etkilendiğimi anlatmıştım size. Siena’ya girdiğimde ise ağzımdan çıkan ilk cümleler “atımı getirin bana” olmuş olabilir =) Resmen 1300’lü yıllara giriş yapmış gibi hissediyorsunuz. Tarihi dokusundan o kırmızı tuğlalı binalardan ve renginden etkilenmemek elde değil. Daracık sokaklara bırakıyoruz hemen kendimizi. Bu bölgede tek ulaşım aracı tabanvay olduğu için gezmek de keyifli. Araçlar sadece belli bölgelere girebiliyor.



Siena’nın görülmesi gereken en önemli yeri Piazza Del Campo. Bu meydan istiridye kabuğu gibi eğik bir yapıya sahip ve 9 bölmeden oluşuyor. Bu 9 bölme dönemin idari yapılarını temsil ediyormuş. Meydan’ın ana yapısı ise kadrajlara zor sığan kulesiyle Palazzo Pubblico. Biz de şaraplarıyla ünlü bu güzel şehirde Chianti üzümlerinden yapılmış şarabımızı alıp meydana çöktük ve güzel havanın tadını çıkardık.



Piazza del Campo ünlü Palio yarışlarının yapıldığı meydan. Sadece 90 saniye süren bu yarışlar için şehrin mahalleleri bir sene çalışıyor ve 16 Temmuz ile 2 Ağustosta olmak üzere yapılan yarışlarda senenin kazananı belli oluyor. Kazanana da ipek bir flama veriliyormuş ve Palio da bu ipek kumaşın adıymış. O tarihlerde Siena’da bulunursanız eğer değişik bir deneyim yaşayabilirsiniz.



Bunun dışında Siena katedrali de görülmesi gereken başka bir yapısı Siena’nın. Biz nasıl görmeden döndük bilmiyorum ama fotoğrafları baya etkileyici. Bunun dışında çoğu Avrupa şehrinde olduğu gibi Siena’da da siesta olayı gayet yaygın ve 14:00-17:00 arası neredeyse bütün dükkanlar kapalı. Yemek saatinizi buna göre ayarlamakta fayda var.

Biraz daha Siena sokaklarına dalıp fotoğraf çektikten sonra artık hem saat geç olmaya başladığı hem de sabahın köründe başlayan yolculuğun yorgunluğu kendini baya hissettirmeye başladı. Bizde gezerken Floransa’ya otobüslerin kalktığı bir meydan keşfetmiş ve saatlerine bakmıştık. 18:00 de kalkan otobüsle 5 € karşılığında yaklaşık bir saat süren bir yolculuğun ardından Floransa’ya geri döndük.




Sabahın erken saatlerinde kalkıp Venedik’e yol alacağız daha. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere..